Diyarbakır.. ‘Musul’u Nasıl Kaybettik’

1924 Nesturi İsyanı bastırılır bastırılmaz, yeni Türk devleti bu kez Diyarbakır’da Şeyh Said İsyanı’yla karşı karşıya bırakıldı.
İngilizler bu kez küçük Seyit Taha üzerinden değil, amcası Seyit Abdulkadir üzerinden devreye girmişti.
İsyan öncesinde masum halka yönelik yürütülen kışkırtıcı propaganda dikkat çekicidir. Abdulkadir, isyanı bütün gücüyle destekleyeceğini söyleyerek Şeyh Said’in oğlu Ali Rıza ile yaptığı görüşmede, ayaklanmaya dinî bir görüntü verilmesinde ısrar etmiş; Gazi Mustafa Kemal Atatürk aleyhine yazılmış bildirileri de göndermişti. Bildirilerden biri şöyleydi:
‘…Sağda-solda kanlı çarpışmalar devam ediyor, hükümet sizden saklıyor. Hiç beklemeyin, birbirinizle haberleşerek civarınızdaki askerleri teslim alın. Arslan gibi harbeden Kürt kardeşlerinizin imdadına yetişin. Lazistan, aylardan beri kan ve ateş içindedir. Dindar Türk neferleri din kardeşlerine kurşun atmıyor, teslim oluyorlar. Dinine bağlı Türk ahalisi, fikren ve kalben sizinle beraberdir… Zaptedeceğiniz Türk topları, Türk tüfenkleri, Türk mühimmatı, size kafidir. Rehberiniz Muhammed, yardımcınız Allah’tır’.[1]
Ocak 1925’te dağıtılan bir başka bildiride ise şu ifadeler yer alıyordu:
“Kurulduğu günden beri İslam dininin temellerini yıkmaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti Reisi Mustafa Kemal ile arkadaşlarının, Kuran’ın ahkamına aykırı hareket ederek Allah ve Peygamber’i inkar ettikleri ve İslam halifesini sürdükleri için, gayrimeşru olan bu idarenin yıkılmasının bütün İslamların üzerine farz olduğu…”[2]
Dahası…
1927’de Taşnak Hoybun örgütü bünyesinde yeniden karşımıza çıkacak olan Umum Bozan aşireti reisi Şahin’in imzasını taşıyan ve isyanı destekleyen bir bildiride şöyle deniliyordu:
‘Ey Selahattin’in cesur evlatları! Çerkezleri, Rumları, Ermenileri, Arnavutları ve Arapları birer birer yok eden, hor gören ve yoksul bölgelere süren muhteris Türk siyasetinin son kurbanı olmadan zengin yurtlarınızdan, yeşil dağlarınızdan ve verimli yaylalarınızdan ayrılarak değersiz ve uyuşuk mahvoldan uyanınız ve ulusunuzu kurtarınız, ey, Kürdistan’ın kahramanları’!
İsyan 13 Şubat 1925’te patlak verdi.
16 Şubat’ta Darahini, ardından Genç ili ele geçirildi. Lice’den sonra Diyarbakır’a yöneldiler. Şeyh Said ilk yazılı bildirisini şu imzayla yayımladı:
“Emir El Mücahidin Muhammed Said Nakşibendî”.
Ayaklanma genişliyor, çevreye yayılıyordu…
Aynı günlerde Fransa’nın Bağdat’taki Yüksek Komiserliği tarafından Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen bir raporda, Musul ile bu isyan arasındaki bağ çoktan kurulmuştu:
‘Haritaya baktığımızda Harput, Diyarbakır, Muş ve Bitlis’in oluşturduğu dörtgenin Musul’un kuzeybatısında ve Şubat ayında kesin çözüme bağlanması gereken Musul da, Irak’ın kuzey sınırı Zaho ve Ahmediye’nin batısındadır. Kürt ayaklanması bundan daha iyi koşullarda patlak veremezdi. Ayaklanma, Türklerin Musul üzerindeki iddialarını araştıran komisyona, Türklerin kendi topraklarındaki Kürtler arasında bile huzuru sağlayamayacağını gösterecektir.’¹²
Sonrası Diyarbakır ve çevresinde gelişti…
İsyancılar, Osman Paşa komutasındaki hükümet kuvvetleri tarafından kuşatıldı. Seyit Abdulkadir yakalandı. Şeyh Said’in bacanağı Cibranlı Kasım ise Şeyh Said’i hükümet kuvvetlerine teslim etti.
14 Mayıs 1925’te isyancıların yargılamaları Şark İstiklal Mahkemesi’nde başladı. Seyit Abdulkadir ve Şeyh Said dahil, idama mahkûm edilenlerin cezaları infaz edildi. 13 Şubat’ta başlayıp 15 Nisan 1925’e kadar devam eden Şeyh Said Ayaklanması bastırılmıştı.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, harekât sonrasında terhis edilen askerlere gönderdiği teşekkür mesajında şu hususun altını çiziyordu:
‘Türkler, Cumhuriyetin korunmasına, vatanın gelişmesine ve milletin yükselme yolunda çalışmasına engel olmak isteyenlerin uğrayacakları hayal kırıklığını kesin olarak ispat etmişlerdir. Muhakkaktır ki, milletimizin takip ettiği kurtuluş ve çalışma yolunda ilerlemekten başka bir hal kabul edemez.’[3]
25 Şubat 1925’te Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na eklenen bir maddeyle, “dini ve mukaddesatı siyasi amaçlara esas ve alet etmek maksadıyla cemiyet kuranlar” vatan hainliği kapsamına alındı; ceza olarak idam hükmü konuldu.
İşin dikkat çekici yanı ise bu kanunun Özal döneminde kaldırılacak olmasıdır.
30 Kasım 1925’te çıkarılan kanunla tekke, zaviye ve türbeler de kapatıldı. Bunlar Menderes döneminde yeniden gün yüzüne çıkacaklardı.
Musul’a gelince…
[1] Murat Bardakçı, ‘Din birleştirici unsursa Osmanlı İmparatorluğu neden battı’ başlıklı köşe yazısı, Hürriyet Gazetesi,11 Aralık 2005.
[2] Mumcu, ‘Kürt-İslam ayaklanması’, s.48.
[3] Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları, s. 219, Kaynak Yayınları, 2011.