Düşünüyorum da.. ‘Türkiye Terörden Çok Acı Çekti’
Türkiye terörden çok acı çekti.
İlk dünya harbinin dört, ikincisinin altı yıl sürdüğü bir coğrafyada terörün 40 yıldır sürüyor oluşu kabul edilebilir durum değildir; bu ülkede terörün bitmesini istemeyen -asıl sahipleri hariç- bir kimseye de rastlamak olası değildir. Türk Milletinin her ferdi bu teröre son verilmesini istiyor çünkü yakın Türk tarihi, terör yüzünden çekilen acıları tanımlamak ve ödenen bedellerin ağırlığını hesaplamakta artık zorlanır hale düşüyor. Kaldı ki taktik yapıya sahip bir örgütü etkisiz kılabilmek Türkiye gibi stratejik güçlere sahip bir ülke için terör
sorun olmaktan uzaktır.
İşin aslı, teröre son vermek bir siyasi iktidarın doğrudan icra etmesi gereken anayasal
bir vazifedir. Bu vazifeyi bihakkın ifa etmek yerine bir komisyona etmek yanlıştır; Şehit Aileleri ve Gazilerimizi bu siyasi sürece ortak etme çabalarına tanık olmak ise üzüntü vericidir. Türkiye’de eğer ki bu süreç ABD/İsrail taşeronu terör örgütü Pkk ve uzantıları üzerinden yürütülüyorsa bunun demokrasi değil, Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti’ne tertiplenmiş bir tuzak olabileceği öncelikle varsayılmalıdır; tarihten ders almış bir ulus için aklın yolu budur.
Bu yaklaşımla ülkemize bakıldığında, bu sahnenin ‘Terörist başı gelsin Meclis’te konuşsun’ ifadesiyle açıldığını düşünmek yanıltıcı olabilir. Bu süreci, ‘ömür boyu başkanlık için’ diyerek 2028 genel seçimlerinde ‘Üçlü İttifak’ adıyla anılan bir ittifaka bağlamak da doğru olmayabilir. Türkiye’ye kırk iki yıldır acı çektiren, kaynaklarını tüketen ve milli birlik ve beraberliğine ciddi tehdit oluşturan bu terörün, içeriği ve hedefi hala gün yüzüne çıkmamış çerçeveli düzenlemelerle son bulacağını varsaymak ise akıl ve mantık sınırlarını zorlayabilir.
Öte yanda..
Bugün karşımızda duran siyasi zihniyet, terörle Türk tarihi arasında bir bağ kurabilmek için adeta çırpınıyor öyle ki dört yüz yıl öncesi Çaldıran’a uzanarak terör ile süreç arasında bir siyasi bağ kurmaya çabalıyor. Çapı dar bir yapıyı mazinin derinliklerine çekerek Türk tarihinden güç kazanabilmek telaşı içine giriyor. Bununla birlikte devlete ve masum halka karşı yapılan silahlı eylemleri terör olarak görmüyor aksine ulusal bir isyan olduğunu ileri
sürenler var. Hatta bir adım ileri giderek dayatılan çözüm olmazsa yine isyan ederiz diyorlar; ‘her yer Gazze’ye döner’ diyerek İsrail’in katliamlarına, vahşetine ve şiddetine atıf yapıyorlar yani tehdit ediyorlar.
Öyleyse biz neyle karşı karşıyayız; Türkiye sorun mu çözüyor yoksa son yüzyılda karşımıza çıkmış küresel bir oyunun rövanşına açılan bir sahne mi kuruluyor?
Burada mesele; adı PKK olan küresel taşeronun etkisiz kılınması değil, bu örgütün nasıl olup da Türkiye’ye karşı 40 yıldır varlığını sürdürebilmiş oluşudur çünkü buradan yola çıkılarak yaşanılan olayların perde arkasını görebilmek mümkün olabilir.
Eğer ki bu demokratik sahnede tanık olduğumuz bu çırpınışlar, kod 2071 deyip bin yıl öncesinin rövanşı meselesiyse… Yok eğer bu tavır kod 2053 deyip 600 yıl öncesinin intikamı meselesiyle… Eğer ki bu son çıkış kod 2023 deyip yüzyıl öncesinin öcünü almak meselesiyle o halde bugün bize dayatılan çözüm değil, Bizans entrikalarının yeni yüzyıl versiyonu niteliğine de bürünebilir.
Elbette bu sorulara cevap verebilecek bilgi ve tecrübeye sahip, konunun uzmanı akademik
unvanlı şahsiyetleri var. Ancak, Kürt adıyla başlayan, ‘isyan, sorun, devlet’ kelimeleriyle yan yana kullanılan, toplamda yüzbinlerce sayfalık yerli ve yabancı kitap, dergi, makalenin Türkiye’de tezgahlara serilmiş olduğu da bir gerçek.
Buna karşın mücadele yerine Türkiye’yi siyasi çözüm arayışına zorlayan bu süreçte, terörün geride bıraktığı milyonlarca vatan evladının varlığını da hepimizin gözleri önünde. Neden olduğu acılarla hala yaşamak zorunda bırakılmış aileler var… Bunlar içinde araştırma yapan, yazan, çizen, akıl ve mantığının gücüyle yarınlarımıza yönelik olası riskleri ve tehditleri topluma anlatmayı bir yaşam biçimi olarak kabul etmiş insanlarımız var. Dolayısıyla bu süreç, yüzbinlerce sayfalık akademik çalışmaların bir ucundan çekiştirmekle açıklanamaz, doğru da değildir. Çözüm adına sorunun kaynağında bir etnik ya da dinsel kimliği işaret etmek de yine yanıltıcı olur; ayrışmaya yol açma riski yüksektir.
Bu çerçevede, siyasetin teröre son vermek maksadıyla anayasal ve yasal düzenlemeler yapılarak ulus devlet, üniter devlet yapısıyla ilgili stratejik kararlar alma arifesinde olduğunu biliyoruz. Bununla birlikte son kırk yılın ağır tecrübesine sahip olan ülkemizde, taktik bir örgüte karşı stratejik güç kullanmanın sonuç vermediği biliniyorsa, çözüm adına stratejik karar almakla da bir sonuca ulaşılamayacağı öngörülmelidir. Bu yönde atılacak her adım yeni yol açmak değil, yüzyıl öncesi küresel kavşakta buluşan bu yolu nasıl kapatmak olmalıdır.
Aksi halde, bir ulusun Anadolu’daki hakimiyetine son vermek için günümüzde savaş açmak gerekmiyor; sadece o ulusun demografik yapısını değiştirmek ve o ulusun varlığının teminatı olan anayasasını ruhundan uzaklaştırmak beklenen amaca ulaşılmasını sağlayabilir. Böylece anayasal varlığını ve demografik yapısıyla yönetim gücünü yitirmiş bir ulusun coğrafyası, tarihi, kültürüyle tüm kaynaklarını ele geçirmek düşünüldüğü kadar zor olmayabilir.
İşte bugün, Türkiye teröre siyasi çözüm arıyor ve bu çözümün Türk Milleti’nin hayrına olacağını düşünüyorsa eğer, karar vermeden önce oturup düşünmeli, her şeyden önce bu
sorulara bir cevap bulmalıdır. Aksi durumda bugün verilecek yanlış bir kararın
bedeliyle yarın çocuklarımız karşı karşıya kalabilir tıpkı dün olduğu gibi…
Erdal Sarızeybek / 29 Ekim 2026 / Ankara

