Güncel

Osmanlı.. ‘Neden Başaramadı’

18’nci yüzyılda Osmanlı güç ve toprak kaybı yaşamaktadır.

Kaybedilen topraklar batıdadır, doğuda değil.

Savaşlar batıdadır, doğuda değil.

Güç kaybını önlemek amacıyla Islahatlar yapılır.

Bu ıslahatlara ilk karşı çıkan da, Yavuz Sultan Selim’in bey yaptığı aşiret reisleri olur.

Tarihçiler bu durumu şöyle kayda geçer;

“…yeniçeri ocağının kaldırılması, ardından Bektaşi tarikatının da yasak edilmesi, Anadolu’da yer yer tepkiler ve direnmelerle karşılanmıştı.

Yenilikler birçok çıkarı zedelemişti. Nüfuzunun azaldığını gören ulema tepkiliydi.

Reformlar ağalara ve beylere ters düşüyordu.

Doğu’daki derebeyler tedirgindi; yenilikler ve yeni düzen onları silip süpürebilirdi. Halka gelince menfaatini tartamayacak kadar cahil olduğundan, bazan lakayt bazen da yenilik düşmanlarına taraftar idi.”

Çaldıran sonrası hayata geçirilen yeni yönetim şekli ve bu yeni yönetimde yer alan Kürt Bey ve emirleri, Osmanlı’nın gücünü koruduğu yüzyıllarda hep sessiz kalmıştı. Bu sessizlik içinde varlıklarını sürdürmüşler ve güçlenmişlerdi.

1514’ten 1699’a kadar, Osmanlı ile bu bey ve emirlikler arasında sorun yaşanmamış olduğunu söylemek mümkün.

Osmanlı o devirde güçlüydü.

Ama ne zaman ki güç kaybı ve buna bağlı toprak kaybı yaşandı, işte o zaman, sadece bu beyler değil, Osmanlı çok daha farklı sorunlarla yüz yüze kaldı…

Güç kaybı neydi…

1529’da, 1’nci Viyana Kuşatması’nda şehrin fethini gerçekleştiremeyen Osmanlı geri çekilmişti.

1683’te, ikinci kez geri çekildi.

Bu durum, çevresini kuşatan ve 1071’ten bu yana fırsat kollayan Haçlı ittifaklarını harekete geçirmiş ve Osmanlı’nın artık güç kaybına uğradığını düşünen Rusya, Avusturya Arşidüklüğü, Lehistan ve Venedik bu kutsal ittifaka girerek Mora, Dalmaçya ve Boğdan’a saldırmıştı.

Osmanlı bu savaşı kaybetti.

26 Ocak 1699 Karlofça Antlaşması’yla ilk kez toprak kaybına uğradı;

Macaristan ve Erdel’i Avusturya’ya, Mora ve Dalmaçya’yı Venediklilere, Ukrayna ve Podolya’yı Lehistan’a terk etmek zorunda kaldı.

Art arda gelen yenilgiler, peş peşe gelen toprak kayıpları sonucu Osmanlı artık dağılmaya başlamıştı…

Bu dağılma doğuda değil, önce batıda ortaya çıktı.

Toprak kayıpları Kırım’da, Balkanlar’da, Yunanistan’a doğru uzanmaya başladı.

Bu devran; Haçlı kutsal ittifakların, dıştan bir güçle ortadan kaldıramadığı Osmanlı’yı içeriden vurmak üzere hazırlandığı bir devrandı…

1774 yılında Rusya, Osmanlı Devleti’ne Küçük Kaynarca Antlaşması’nı dikte ettirmişti” diyen diplomat tarihçi yazar Bilal Şimşir, Osmanlı’nın o halini şöyle resmediyor:

Bu antlaşmayla Rusya, Osmanlı Hıristiyanlarının koruyuculuğunu üstlenmişti. Rusya artık bu ayrıcalığını sonuna kadar kullanacak ve içeriden Türkiye’nin kuyusunu kazacaktı…

Koskoca imparatorluk gerçekten dağılıyor gibiydi. 

Tablo ürpertici görünüyordu. Savaşlar ve isyanlar bitmek bilmiyordu:

1787-92 Osmanlı-Avusturya-Rusya savaşları, 1797 Vidin bölgesinde (Bulgaristan) Pazvandoğlu isyanı, 1798 Napolyon’un Mısır’a saldırısı, 1804 Sırp isyanı, 1814 Etniki Eterya’nın kurulması…

 25 Ağustos 1860..

Aynı süreçle ilgili olarak İngiltere Dışişleri Bakanı Lord J. Russell İstanbul’daki Büyükelçisi Sir H. Bulwer’e şöyle not düşüyordu:

 “1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan 1856 Paris Antlaşması’na kadar, Babiali’nin (Osmanlı Hükümeti’nin) Rusya’ya karşı yükümlülükleri, Türkiye’nin iç yönetimini engelleye gelmişti.

Art arda yapılan antlaşmalar ve sözleşmelerle, kimi silahlı saldırılarla kimi de sözüm ona koruma yoluyla, Türk İmparatorluğu’nda yaşayan Hıristiyanlar, Osmanlı tebaası oldukları kadar Rus Çarı’nın da tebaası durumuna getirilmişlerdi” …

Osmanlı’nın dağılma sürecine girmesi, en başta Batı’daki Hıristiyan grupları harekete geçirdi. Küçük Kaynarca Antlaşması’nın hemen ardından, Osmanlı tebaası olan Rum tacirleri ilk adımları atanlar oldu.

Yunan dostu İngiliz tarihçi Douglas Dakin’in ifadesiyle,1779 yılında Osmanlı tebaası Rum tacirler, gemilerine Rus bayrağı çekme ve Rus konsoloslarının koruyuculuğundan yararlanma” ayrıcalığını elde ettiler. 1820’lerde, içlerinden Yunan ayaklanmasına katılanlar çıktı.

Yine Küçük Kaynarca Antlaşması’nın ardından, Osmanlı tebaası bazı Ermeniler ceplerinde gizli Rus pasaportu taşımaya başladılar. Bunlar Türk-Rus savaşlarında Ruslara hizmet edecek, daha sonra da Rusya’nın (ve Batılıların) kışkırtmalarıyla Türklere saldıracaktır…

Hep o yıllarda, Vatikan’ın Misyoneri Garzoni de Güneydoğu Anadolu’dadır, yani Barzan coğrafyasında.

1787’de, Roma’da ilk Kürtçe grameri ve sözlüğü yayımlar.

Bu Katolik Misyonerler papanın askerleri, akıncılarıdır.

17’nci yüzyıldan beri, Osmanlı coğrafyasında fethe çıkmış ve artık Müslüman olan Kürtleri de kullanmaya başlamıştır.

Diplomat tarihçi Şimşir, 1787 yılını “Rum ve Ermenilerin yanı sıra Kürtçülüğün de başlangıç tarihi” olarak şöyle ifade ediyor:

“Katolik Misyoner Garzoni, bir bakıma çığır açmıştır. Onun ardından dikkatler Kürtlere çevrilerek Anadolu bölgeleri siyasi amaçlarla araştırılmaya, didiklenmeye, gezilip incelenmeye başlamıştır.

İşte birkaç örnek; 1799, J. A. Bergk adlı Alman gezgin ‘Anadolu, Gürcistan, Ermenistan, Kürdistan, Irak ve El Cezire’ adlı ve yıl 1808, Kalproth adlı araştırmacı ise, Viyana’da, ‘Kürtçe Üzerine Çeşitli Araştırmalar’ adlı bir kitap yayımlamıştır”.

Tarihsel süreçte Garzoni’nin açtığı bu, ‘Anadolu’da etnik ve dinsel temelde ayrıştırma ve parçalama’ yolu şimdilerde  Amerikalı, İngiliz, Alman, Avusturyalı ve Fransız misyonerler tarafından da derinleştirilerek izleniyor.

Bilal Şimşir dikkatleri hep Osmanlı’nın bu dağılma, güç ve toprak kaybı sürecine çekiyor ve bu süreci şöyle resmediyor:

 ‘1800 yılı başlarına Barzan coğrafyasının hakimi Babanzade isyanı ile gözünü açan Osmanlı, 1820’de, önce Rus kışkırtmalarıyla başlayan Yunan isyanları, sonra Eflak, ardından Mora ve derken Orta Yunan ve Girit’e sıçrayan isyanlarla da karşı karşıya kalır.

Osmanlı’nın bu isyanlarla uğraştığı süreçte, 1821’de, Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa bölgede bağımsız bir güç olmak için, bir başka isyan başlatır ve onu Mısırlı Mehmet Ali Paşa isyanı izler.

Bu durumu değerlendiren İngiliz, Rus ve Fransızlardan oluşan Haçlı donanması, 1827’de, ani bir saldırı ile Navarin’de bulunan Osmanlı- Mısır donanmasına saldırır ve Türk donanmasını tamamen yok eder.

Akabinde, 1827-1828 Osmanlı-Rus Harbi çıkmış ve peş peşe gelen savaş ve isyanlardan nefes alamayan Osmanlı bir kez daha yenilmiştir. Bunun ardından gelen toprak kayıpları ve tüm bunların sonuçları sonrasında Yunanistan bağımsızlığını kazanmış, 1829-1832 ve Osmanlı’dan kopmuştur…

Osmanlı dağılmaktadır…

Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın isyanı da bu dönemde baş gösterir.  İsyan çok geçmeden Suriye ve Anadolu’da da yayılır, ardından Doğu ve Güneydoğu’ya sıçrar.

Barzan coğrafyasının beyzadeleri ise bu olayları dikkatle ve yakından izlemektedir.

İsyanlarla baş edemeyen Padişah II. Mahmut, kurtuluşu Rusları yardıma çağırmakta arar. Osmanlı ülkesinin işgali anlamında ortaya çıkan bu Rus yardımı, Osmanlı’yı daha da zor duruma düşürür.

Bir dönem Osmanlı Ordusu içinde görev yapmış olan Prusyalı General Moltke anılarına bu süreci şöyle not düşer:

“Osmanlı Hükümeti kendilerini en eski ve tabii müttefikleri olarak gösteren İngiltere ve Fransa’ya başvurdu., fakat vaatlerden başka bir şey elde edemedi. O zaman Sultan Mahmut Rusya’yı yardıma çağırdı ve düşmanı ona gemiler, para ve bir ordu gönderdi.

O sırada dünya, 15.000 Rus’un Padişah’ı ve sarayını Mısırlılara karşı müdafaa etmek üzere, İstanbul’un Anadolu yakasındaki tepelerde ordugah kuruşu gibi garip bir manzara ile karşılaştı.

O sırada Türkler arasında büyük bir hoşnutsuzluk hüküm sürüyordu. Ulema, nüfuzlarının azaldığını görmekteydi…

Ermeniler ve Rum Hıristiyanlar, başta olanları düşman, Rusları ise dindaşları olarak sayıyorlardı. O sırada Türkiye bir ordu çıkaracak halde değildi…

Bu memleket aldığı bu kadar çok yarayı henüz iyileştiremeden, Mısır Paşası Suriye’den ilerledi ve Sultan Osman’ın son torunu (II. Mahmut) memleketin batması tehdidi altında kaldı. Yeni kurulmuş olan ordu asilere karşı gönderildi fakat haremden yetişme generaller bu orduyu kısa zamanda harcadılar.”

Rusların yardıma geldiğini gören İngiliz ve Fransızlar bu kez araya girer, taraflar uzlaştırılır,  1833’te, Kütahya’da bir barış anlaşması imzalanır.

Mısırlı Mehmet Ali Paşa’ya Şam Valiliği, İbrahim Paşa’ya da Adana Valiliği verilir, isyan işbirlikçileri için de genel af kabul edilir.

Osmanlı böyle yaşarken, Barzan coğrafyasında tedirginlik hakimdir.

Tarihçi Bilal Şimşir, genel manzarayı şöyle anlatıyor:

 “Sultan 2. Mahmud’un başlattığı yenilikler Anadolu’da kolay sindirilemiyordu. Yeni bir ordu kurulması, askere Avrupa usulü eğitim verilmesi, yeni kıyafetler giydirilmesi, yeniçeri ocağının kaldırılması, ardından Bektaşi tarikatının da yasak edilmesi, Anadolu’da yer yer tepkiler ve direnmelerle karşılanmıştı.

Yenilikler birçok çıkarı zedelemişti. Nüfuzunun azaldığını gören ulema tepkiliydi. Reformlar ağalara ve beylere ters düşüyordu.

Doğu’daki derebeyler tedirgindi; yenilikler ve yeni düzen onları silip süpürebilirdi. Halka gelince menfaatini tartamayacak kadar cahil olduğundan, bazen lakayt bazen da yenilik düşmanlarına taraftar idi.

Kütahya anlaşmasına konan bir hükümle, Anadolu’da Mehmet Ali Paşa tarafını tutmuş olanlar için genel af kabul edildi. Kütahya’da aldıklarından yetinmeyen Mehmet Ali Paşa şimdi de Mısır’a bağımsızlık istiyordu, Halifeliği İstanbul’dan Mısır’a taşımayı düşünüyordu…”

Bu güç ve toprak kayıpları bir yana, bu süreçte Osmanlı teo-stratejik propagandalarla da karşı karşıya kaldı.

Bu teo-stratejiyi uygulayan Haçlı İttifakı’dır.

Lord Russell, 13 Eylül 1860’da, not defterine konuyla ilgili şöyle yazar;

“1856 Paris Antlaşması, Babıali’nin Hıristiyan tebası üzerinde, bir tek devletin koruyuculuğu yerine beş devletin ortak koruyuculuğu getirmeyi öngörmüştür…”

Bu beş devlet; Rusya, İngiltere, Fransa, İtalya, Avusturya ve Prusya (Almanya)’dır.

Devlette reformlar yaparak içine düştüğü sorunları aşmak isteyen Osmanlı, bu kez bu reformları dayatan büyük devletlerin tuzağına düşmüştür.

Tuzak işler, Osmanlı tebaası etnik ve dinsel temelde ayrıştırılmaya başlar;

“Başta Rusya ve İngiltere olmak üzere, Avrupa büyük devletleri, Tanzimat reformlarına ta başından beri, ayrımcı gözle yaklaştılar. Reformları, Osmanlı Hıristiyanlarını korumak, himaye etmek ve kendi çıkarları için bir araç olarak gördüler.

 Padişahın tebasını bir bütün olarak görmek yerine, önce dinlere göre, Hıristiyan-Müslüman diye böldüler; sonra etnik bölünmelere ortam hazırladılar.

 Reformları, Osmanlı Devleti’ni içten bölmek amacıyla kullandılar. Büyük devletlerin bu politikaları sonucunda Anadolu’da bir Ermeni sorunu, sonra Kürtçülük sorunu yaratıldı. Bu iki sorun birbirini etkiledi…”

Bu teo-stratejinin uygulanışı içinde belki de en ağırı, Türklere yönelik “aşağılayıcı temaların kullanılması oldu.

Prof. Dr. Nadim Macit, ‘Teo-Stratejiler ve Türkiye’ adlı eserinde bu resmi şöyle çiziyor:

“ Osmanlı topraklarını ağ gibi saran misyon örgütleri, toplumu aşağılayıp değerlerine saldırmaları nedeniyle bazı bölgelerde tepki gördüler.

1877-1878 Türk-Rus savaşı bu tepkiyi daha da açık hale getirdi. Misyon örgütleri bu kaotik durumu kendi lehine çevirmek için Müslümanların tavırlarını fanatizmle suçladılar.

Böyle bir suçlamanın tarihi bağlamını çarpıtan oryantalistler İslam’ı aşırılığın nedeni gösterirken, bazı Türk tarihçileri tepkinin tarihi bağlamını ihmal ederek bunu, İslami eğilimin bir sonucu olarak okudular…

“Oysaki bu suçlama, misyon hareketlerinin doğrudan Müslümanlar üzerinde hakimiyet kurma planlarıyla bağlantılıydı.

Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken husus şuydu; ‘Eşit haklara dayalı çok milletli Osmanlı devleti inşa etme misyonu’ dini azınlıkların Müslüman halk üzerinde hakimiyet kurma kalıbına dönüşmüştü.

Siyasi propaganda aracı olarak aşağılama, üstünlük sağlama ve saldırma temalarının kullanıldığı en çarpıcı örnek şudur: “Ünlü Amerikan Misyoner Tillman C. Trowbridge Anadolu’da yaptığı gezinin notlarında şöyle der;

“Türklerin gerek insan olarak kendileri gerekse tüm toplumsal kurumları ilkeldir. Bunun bir nedeni ırksal ise bir nedeni de dinseldir.

Türkler Hıristiyanlaştırılmadıkça ve tüm kurumları Batılılaştırılmadıkça kurtuluş yoktur. Kurtuluşun yolu Osmanlı İmparatorluğu’nu Protestanlaştırmak ve özgürleştirmektir”.

Batılılaşma ve Hıristiyanlaştırma örtüşmesine dayalı kurtuluş misyonunun Türk Milleti’ni nitelemek için seçtiği kavram “ilkel”dir.

Böyle bir aşağılamanın karşısına “bu ülkenin Anglosaksonları Ermenilerdir” öncülüğünün koyulması gerçek niyetin ne olduğunu gösterir.

Prof. Dr Nadim Macit diyor ki:

“19. yüzyılın Osmanlı Devleti için iki temel özelliği vardır; birincisi, Osmanlı bu yüzyıl içinde sürekli toprak kaybetmiştir. İkincisi ise, Fransız İhtilali’nin doğurduğu ulusçuluk akımının etkisiyle imparatorluk bünyesindeki yabancı milletlerin bağımsızlık hareketlerine girişmeleri ve kopmalarıdır.

Birinci özellik, Osmanlı’nın iç katmanlarında yaşanan ekonomik ve teknolojik krizle, dolayısıyla iç dinamiklerle ilgilidir.

İkinci özellik ise, Katolik ve Protestan misyon hareketlerinin bu topraklarda yürüttükleri dini-etnik ayrımcılığa dayalı dini stratejiyle ilgilidir.

İslam coğrafyasına yönelik uygulanan teo-stratejik model, esasen iki ana çizgide sürdürülmüştür; biri, kilise, okul, hastane ve benzeri kurumlar, diğeri ise diplomatlar ve özellikle yabancı devletlerin konsolosluklarıdır.

Her iki ana çizginin buluştuğu nokta; Batı kültürünün ve mesiyanik ideolojinin kalıplarına uygun zihniyet inşa etmektir. Bu nedenle misyon örgütleri, 1830’dan itibaren, Beyrut’tan başlayarak eğitim ve öğretim ağı oluşturdular.

Misyonerlerin irtibat kurduğu kişilerden biri de Seyit Taha’dır;

“Nesturilerin İsrail’den kopan ve kaybolan bir kabile olduğunu kanıtlamaya çalışan Protestan Misyonerler Nakşibendi Tarikatı’nın saygın isimlerinden bir olan Taha Nehri (Halid-i Nakşi Seyit Taha Şemdinli ) ile irtibat kurmuşlardır”. 

1699’dan itibaren yaklaşık yüz yıl boyunca Osmanlı’da güç ve toprak kaybı yaşanırken, Barzan coğrafyasında Süleymaniyeli Halid isminde bir din adamı ortaya çıkmıştı.

Türkler arasında çok yaygın olan Nakşibendi tarikatının ‘Halidiye’ kolunu kurmuş ve tarikat hızla yayılmaya başlamıştı.

Başta, Süleymaniye merkezli açılan bir tekke ile yola çıkan bu tarikat benzeri Cemaat, Şemdinli üzerinden İran ve Kafkaslara, yine Şemdinli üzerinden Anadolu’ya taşınıyordu…

Erdal Sarızeybek

Araştırmacı Yazar

Kitap:

Yanlış İttifak/Cemaat ve Barzani

Erdal SARIZEYBEK

Emekli Albay, araştırmacı yazar. Terör ve siyaset üzerine yayımlanmış 16 eseri bulunmaktadır.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu