ABD Muaveneti Vuruyor.. ‘Özal Bitlis Mumcu’

Özal Şemdinli’de
Canlı bir tanığı olarak, Körfez Savaşı’nın sonuçları itibariyle Türkiye için taşıyamayacağı kadar ağır bir yük olduğunu söyleyebilirim.
1993’te Şemdinli Hudut Tabur Komutanlığı görevine başladıktan çok kısa bir süre, eğitilmiş donatılmış yirmi bine yakın teröristin, bir zamanlar Botan Emiri Bedirhan Bey’in hüküm sürdüğü Cizre’den Şemdinli’ye kadar olan bölgede konuşlandığı tespit edildi.
Barzani’nin hakimiyet alanı bu bölgede sırasıyla Zagros, Hakurk, Basyan, Avaşin ve Zap terör inlerinde ise yaklaşık beş binlik silahlı grup Şemdinli’nin ilçe hudutlarını kontrol ediyordu; Irak ve İran’da illegal geçişler sözde gümrük adı altında denetleniyor, güvenlik güçleri hakkında istihbarat sağlanıyordu.
Bakınız o günleri nasıl anlatıyor Binbaşı Ersever;
‘ PKK’nın 92 yılı hedeflerinde Türkiye-Irak sınırının Türkiye tarafındaki sınır karakollarına saldırıp ortadan kaldırılması vardı ve planın ilk adımı buydu. Böylece 330 kilometrelik sınır boyunca dizilen sınır karakolları kaldırılacak ve Türkiye tarafında bir kurtarılmış bölge yaratılacaktı. Diğer yandan sınırın Irak tarafı zaten PKK’nın denetimindeydi ve sahada onlarca kampta binlerce militan, sabahtan akşam kadar silahlı eğitim görüyordu.
Bu gücün elinde onlarca çeşitli çapta havan topu, uçaksavar, binlerce roketatar ve on binlerce piyade tüfeği mevcuttu. Apo bu silahlı gücü, sınır karakolları kaldırıldıktan sonra sınırın her iki tarafına konuşlandırmayı ve bu sahada Botan-Behdinan savaş hükümeti kurmayı amaçlıyordu.”[1]
Ersever’in vurguladığı ‘kurtarılmış’ bölge merkezi Şemdinli idi.
Tarih tekerrür ediyordu; bir zamanlar aynı bölgede Osmanlı yönetiminden bir parça daha güç isteyen, verilmeyince de isyan eden Bedirhan Bey’in yerini şimdi terör örgütü alıyor, yine aynı bölgede bu kez savaş hükümeti kurma peşine düşüyordu. Bu sırada Uğur Mumcu, Cumhuriyet Gazetesi’ndeki köşesinden ısrarla, inançla, haklı olmaktan aldığı güçle yine haykırıyordu;
“PKK bugün ‘savaş hükümeti’ kurup ‘ulusal kongre’yi toplamak istiyor; Almanya’da yayımlanan PKK’nın yayın organı Berxwedan, 15 Eylül, 30 Eylül ve 15 Ekim 1991 tarihli sayıları. Eski İngiltere Başbakanı Callagan, NATO toplantısında ‘Kürt sorunu saatli bombadır, Türkiye’de patlayacaktır’ derken, acaba ne gibi olası olayları anlatmak istiyor?”[2]
Özal’ın tüm bunları bilmediği varsayabilir mi?
Peki ya istihbarat? Güvenlik mekanizmalarını işleten her kim her kurum ne varsa, bilmediği varsaymak mümkün olabilir mi?
Ama bilmeyen hiç mi yoktu diyorsanız, vardı elbet; bizler!
Terör örgütünün Körfez savaşında elde ettiği bu mevzileri, silahı teçhizatı, desteklerini bilmeyen birileri varsa, o da inanınız o bölgede görev yapan askerdir, polistir tıpkı bizim gibi…
Zaten bilmediğimiz için peş peşe saldırılara maruz bırakıldık, zaten Cumhurbaşkanı Özal da bu nedenle Şemdinli’ye gelmek durumunda kaldı.
Bu noktada biraz sitem edeyim..
Bugün bakıyorum ekranlara, anlattığım bu teröre siyasi çözümü arayanları görüyorum, insan hafızasının bu kadar nankör olabileceğine inanamıyorum ve Allah’ın bahşettiği en büyük lütuf insan aklı adına üzülüyorum..
Şemdinli’de karşımıza çıkan, bu küresel destekli ve siyasi bir projenin taşeronu örgüt, 30 Ağustos 1992, Alan Karakolu’na saldırdı; çıkan çatışmada 19 asker şehit düştü, 63 asker yaralandı, karakoldan sekiz saat doğru dürüst haber alınamadı. Teröristler ağır bir darbe almıştı ancak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bu şekil bir saldırıyla düşürülmüş olduğu durum daha vahimdi, daha ağırdı…
7 Eylül 1992, Özal Şemdinli’ye hatta bu karakola kadar geldi. Yanında, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis. Tabur Komutanı olayın vahametini kısa bir bilgilendirmeyle açıkladı;
’Sayıları 20.000’i bulan bir silahlı güç; eğitimli ve donanımlı bir güç; Çekiç Güç’ün koruma bölgesinde güvenli sığınaklarla destekli bir güç; amacı, hudut boylarındaki karakolları vurup ele geçirmek olan işte böylesi bir güçle bugün karşı karşıyayız…’[3]
Özal ve Bitlis bu gerçeği gördü ve gittiler…
Peki sonra ne oldu?

Muavenet Vuruluyor…
Beş gün sonra..
Özal gitti, ardından Aktütün saldırısıyla baş başa kaldık; 12 Eylül 1992, sayıları 500’ü aşkın silahlı bir grubun sabaha karşı saldırısıyla çıkan çatışmada 22 asker şehit düştü.
İki hafta sonra…
Hemen peşinden Derecik Karakolu’na, bu kez Hakurk alanı elebaşı Osman Öcalan’la bine yakın terörist yine sabaha karşı bölgede ortaya çıktı; 33 asker şehit düştü.
Terörist kaybı çok ağırdı ama bana soruyorsanız, Türkiye’nin düşürüldüğü durum çok daha vahim daha ağırdı…
Bu sırada Eşref Paşa Ankara’da, Jandarma Genel Komutanlığı’nda, Irak kuzeyindeki teröre son vermek maksadıyla yakın tarihte eşine az rastlanır ölçüde kapsamlı bir harekatın planlamasıyla meşguldü.
Harekat planına göre:
ABD’ye rağmen Barzani KDP ve Talabani KYB peşmergelerinin Türk Silahlı Kuvvetleri’ne destek vereceği ve PKK terör örgütünün Irak’ta vurularak etkisiz hale getirileceği öngörülüyordu. Buna karşılık, Barzani ve Talabani’nin silah, mühimmat, yiyecek ve para ihtiyaçları karşılanacaktı.
Harekat sonrası da düşünülmüştü; bölgede güvenliğin sağlamasından hemen sonra, hudut boylarındaki boş köylere halk geri dönecek, KDP ve KYB peşmergeleri karakol açarak güvenliği sağlayacaktı…
Harekâtın amacı belliydi; öncelikle Türkiye’nin terörden zarar görmesini engellemek, uzun zamandır aranan huzur ve güven ortamını tesis etmekti. Varsayıma göre, bundan sonrası siyasilere kalacak; böylesi güvenli bir ortamda, Cumhuriyetin ilk yıllarında başlatılmış olan sosyal, kültürel ve ekonomik tedbirler Şemdinli’ye kadar ulaştırılarak bugün karşımızda duran sorun belki de kökten çözülmüş olacaktı.
Ve 3 Ekim 1992…
Yakın Türk tarihinin en büyük kara harekâtı başlatıldı.
Ve aynı gün, ABD Deniz Kuvvetleri Ege’de tatbikat yapan Muavenet zırhlısını kaptan köşkünden vurdu.
Nedeni ben anlayabiliyorum; Bitlis Paşa’yı durdurmak!
ABD’nin amacını da görebiliyorum; Türk Ordusu’nun adı PKK olan küresel terörü yok etmesini ve böylece Irak kuzeyinde konuşlanmasını engellemek!
Bu bir yönüyle, İngilizlerin Musul’a Türk Ordusunun girişini engel olmak maksadıyla tetiklediği iç isyanları da anımsatıyor. Belki arada fark; İngilizler iç kışkırtmalarla Musul harekatını engellemeyi başarmıştı ancak ABD, Eşref Bitlis’in harekatını durdurmayı başaramadı.
Harekât, Muavenet Zırhlımızın ABD tarafından vurulmasına ve tüm siyasi baskılara rağmen, düşünüldüğü ve planlandığı gibi, Eşref Bitlis Paşa’nın emir ve komutasında başladı…
Belki bugün inanması güç olabilir ama çok kısa sürede çok ağır bir darbe vuruldu; örgüt paniğe kapılarak dağılmaya başladı; arta kalanlar kaçıyor, Hakurk alanında sığınacak yer arıyordu.
Harekatın istihbarat bölümünde görev alan Binbaşı Ersever, bakınız nasıl anlatıyor yaşanılanları;
“Evet, Zaho cephesi çöküyordu. Apo, o ceviz kadar beyniyle Lazkiye’den telsizle, telefonla; ‘Sonuna kadar direnin, o bölge Botan-Behdinan savaş hükümetinin merkezidir’,diyordu. PKK cephe savaşına başlamıştı. Gerilla tarzında savaşamıyordu ve çember içerisine düşmüştü. PKK imha oluyordu. Türk Komando Birlikleri ve Zırhlı Birlikler Zaho’ya girdiler. Öyle çok güçlü birlikler sokmaya gerek yoktu. Eğitimi normal Türk askeri, zırhlı birlik kuşatmasıyla birlikte, kadın ve çocukları çok kolayca öldüren PKK’lı canileri boğazlayıvermişti. Türkiye’nin Güneydoğu sınırının güneyi PKK’dan temizlenmişti.
Bu temizlik sonunda PKK’nın kaybı; 1500-2000 teslim olan, 900-1000 yaralı, 1500-2000 ölü, toplam 4000-4500 kişi olarak hesaplanmaktadır. Apo da bu rakamları kendi ağzıyla teyit etmektedir. 300 tonu aşkın yiyecek, 650 bin çeşitli çapta fişek, 3600 civarında Kaleşnikov piyade tüfeği ele geçirilmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu harekâttaki askeri başarısı inkar edilemez’.
Hal böyleydi ama..
Harekat beklediği hedefe ulaşamadı; Barzani ve Talabani PKK örgütü ile anlaşma yapmış, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin harekatından teröristleri kaçırmıştı.
Binbaşı Ersever, Talabani ile PKK örgütün yaptığı anlaşmayı belgesiyle açıklıyordu;
‘Kısaca, Zaho cephesi sallantıda iken, 5 Ekim 1992 günü Hakurk cephesinde her şey sona ermişti. Yani harekattan üç gün sonra! Talabani’nin komutanları Kösrat ve Şerdil, ustalarından öğrendikleri tezgahtarlıkla işleri çabuk bitirmişler ve Osman Öcalan ile anlaşmayı yapıvermişlerdi; PKK-Kürdistanı Cephe anlaşması imzalanmıştı.’[4]
Şimdi..
Osman Öcalan’ı tanıyorsunuz, İmralı’da yatan mahkumun kardeşi, terörist… Belki televizyonda görmüşsünüzdür; TRT’ye çıkarılmadan önce Yeni Akit Barzani/Erbil’e özel muhabir göndermiş, özel röportaj yapmıştı. Akit’in yaptığı bu açılım gözden kaçırılarak tepki görmemiş olsa da bu teröristi TRT ekranlarına konuk edenler büyük tepki gördü, çok şikayet edildi.
Her ne kadar yetkililer ‘Kırmızı bültenle arandığını bilmiyordum’ diyerek kişiye özel bir mazeretle ortaya çıksa da o kırmızı bülten hiç ortaya çıkmadı, nerde bu bülten diye de kimse sormadı. Oysaki katildi bu.
Askerlerimize pusu kurmuş, karakollarımıza köylerimize saldırmış onbinlerce insanın canına kıymış bir katil. Yargılanmalı, hak ettiği cezaya çarptırılmalıydı ama olmadı.
Öldü gitti; belki çoğumuz sevinmiştir dünya bir caniden kurtuldu diyerek. Doğrudur, dünya kurtulmuştur böylesine acımasız bir caniden ama yaşasaydı yargılanacaktı. Sorgusuyla elde edilmesi mümkün olan bilgiler sayesinde hem örgüte hem kaçağa hem de siyasi kol ve kanatlarına ağır bir darbe vurulacaktı ama bu da olmadı.
Öldü, ölürken de sırlarını arkasına alıp gitti.
Harekata gelince..
Barzani ve Talabani’nin bu katil Osman Öcalan’la iş birliği yapması yüzünden kesin hedefine ulaşamayan harekat kışın bastırmasıyla bahara ertelendi; Eşref Bitlis Paşa son bir harekat daha yapacak ve beklediği hedeflere ulaşacaktı ama…

Mumcu, Yaşamını Yitiriyor
Eşref Paşa, kış nedeniyle ertelenen harekatın yeni planlamasıyla uğraşırken…
24 Ocak 1993, Uğur Mumcu’ya suikast yapıldı; yaşamını yitirdi.
Uğur Mumcu Araştırma Vakfı, suikastı şöyle açıklıyor;
Atatürkçü, laik, cumhuriyetçi, demokrat bir Türkiye’nin yılmaz savunucusu; devrimci, hep emekten yana olan, hep araştıran ve sorgulayan gazeteci Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993 günü otomobiline konan bir bomba ile inandığı değerler uğruna öldürüldü’.
Neden Uğur Mumcu?
Mumcu bugün karşımızda duran sorunun çözümünü içimizde arıyordu, dışarıda değil;
‘Kürt sorunu, ülke topraklarından parçalar kopararak değil, din ve mezhep ayrımlarını silahlı çatışmalarla körüklemekle değil, ABD ve CIA destekli Kürtçülükle değil, Edirne’den Ardahan’a, Ağrı’dan İzmir’e, Diyarbakır’dan Antalya’ya kadar her yerde ‘insan haklarına saygıyla’ çözümlenir. Türk’ü Kürt’e, Kürt’ü Türk’e, Alevi’yi Sünni’ye düşman eden bu emperyalist siyasetin Türkiye’ye neler getireceğini görmemek için kör ve sağır olmak gerekir. Ya da ‘gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde’ olmak!’[5]
Mumcu, sorunun köklerini dışarıda görüyordu, içeride değil;
“Kim destekliyor PKK’yı?..
PKK, bir terör örgütüdür ve bu terör örgütü NATO ülkelerinin başkentlerinde ve büyük kentlerde kolayca örgütlenme ve çalışma olanağı bulmaktadır. Bunlar, bütün dünyanın gözü önündeki açık desteklerdir.
PKK eylemleri 15 Ağustos 1984 günü başladı. Kürt’ü Türk’e, Türk’ü Kürt’e; Ermeni’yi Türk’e, Türk’ü Ermeni’ye; Alevi’yi Sünni’ye, Sünni’yi Alevi’ye düşman eden, emperyalizm ve emperyalizmin Ortadoğu’daki çıkarlarıdır. Dün öyleydi, bugün de öyle.’’[6]
Mumcu, öldürülmeden kısa bir süre önce İsrail-Mossad-Barzani ilişkilerine ulaşmış, bu kirliği yumağı çözmeye başlamıştı;
‘Ortadoğu’nun karanlık bir kuyu olduğu her gün biraz daha anlaşılıyor. Kanıtlanan son ilişki Mossad-Barzani ilişkisidir. Mossad, İsrail’in gizli istihbarat örgütüdür’.
Uğur Mumcu yüzyıllık Kürt dosyasını açmış, Türk yurdu ve ulusuna yönelik tehditlerin iç ve dış kaynaklarını açığa çıkarmış ve Mustafa Kemal’in Nutuk’ta bize duyurduğu Büyük Suikast’ın yeni çehresini görmüştü.
Yaşasaydı, bu kitapta ele alınan konuları yirmi yıl önce okumuş olacaktınız.
Son kitabının adı Kürt Dosyası idi ama tamamlamaya ömrü yetmedi. 24 Ocak 1993’te, uğradığı bir suikast sonucu öldürüldü…
Şimdi..
Uğur Mumcu’yu gerçekten tanımak ve elini tutarak sevgiyle gözlerine bakmak isterdim ama olmadı.
O Ankara’da Türk Milleti’ne hissettiği sorumlulukla, her şeyi göze alıp siyasete uyarılarını peş peşe sıralarken, bizler Şemdinli’de onun dikkat çekip uyardığı teröristlere karşı can pahasına mücadele veriyorduk, tanışmak nasip olmadı.
Çok iyi bir araştırmacıydı; siyaset-ticaret-tarikat ilişkilerini açığa çıkarmış, terör ve kaçakçılığın ardındaki karanlığı aydınlatmıştı. Adına alışageldik Kürt isyanları denilen olayların ardında yönetici ve yönlendirici olarak yer alan Halid-i Nakşibendi Tarikatı’nın bilinmeyenlerini bize duyurmuştu.
Yapmış olduğu araştırmalar ve tespitler hala güncelliğini koruyor, hala kitapları ilk günkü gibi okunuyor ve günümüz araştırmacıları onun işaret ettiği izlerden yola çıkarak bugün yaşanılan sorunun tarihsel köklerini araştırabiliyor.
Ender bir araştırmacıydı; ABD’nin Ortadoğu’da oynadığı oyunu, özellikle 1’nci Körfez Savaşında Çekiç Güç’ün üstlenmiş olduğu misyonu daha işin başında tespit etmiş, hem yetkilileri hem de kamuoyunu uyarmıştı.
Cesurdu; gözlerin apaçık gördüğü bu oyunlar karşısında bugün dahi pek çok aydın sessiz kalmayı yeğlerken, Uğur Mumcu o yıllarda yüksek sesle konuşuyor ve yazıyordu. Bugün ekranlarda dile getirilmeyen siyaset-tarikat-terör-ticaret ilişkilerini ve küresel oyunları daha o yıllarda söylemekten hiç çekinmemişti.
Kararlıydı; günümüzün aydınları ‘ben Atatürkçüyüm’ demekten dahi çekinirken, Atatürk ilke ve devrimlerinden o asla vazgeçmemiş, hep savunmuştu; bugün geride bıraktığı eserler
Uğur Mumcu cinayeti çözülemedi, dosyası zamana aşımı denilerek rafa kaldırıldı.
Peki bu alçak suikast çözülebilir miydi?
Abisi Ceyhan Mumcu’yu Show TV televizyonu Siyaset Meydanı programında görmüştüm; Uğur Mumcu cinayeti hakkında şunları söylüyordu;
‘Uğur’un ölümünden önceki son altı ay içinde yazmış olduğu tüm yazıları araştırdım. Yazdığı makale ve yazıların %75’i, ABD’nin Irak kuzeyinde kurmayı planladığı Kürt devleti projesine ait olduğunu gördüm. Uğur, ABD’nin Irak projesi, Barzani ve Talabani’nin faaliyetlerine dikkatleri çekmeye çalışmış. Uğur’un ölümünde radikal dini gurupları aramak ve İran’ın bu işin arkasında olduğu söylemek doğru değildir. ABD’nin Kürt devleti projesine bakmak lazım’.
Bütün bu gelişmeler, Türkiye’nin güvenlik ve siyaset gündeminin son derece hareketli olduğu aynı tarihsel dönemde yaşandı. Eşref Bitlis’in yürüttüğü harekât, Muavenet olayı ve Uğur Mumcu suikastı, farklı nitelikte olaylar olmakla birlikte, Türkiye’nin güvenlik politikaları ve siyasi ortamı üzerindeki etkileri bakımından birlikte değerlendirilmeyi gerektiriyor.

Bitlis, Kaza Kırıma Uğruyor..
Uğur Mumcu’nun aramızdan ayrılışından 14 gün sonra, 7 Şubat 1993’te, Diyarbakır’a gitmek üzere bindiği uçak düştü ve Eşref Bitlis Paşa hayatını kaybetti.
Eşref Bitlis’in uçak kazasını askeri soruşturma heyeti uçağın düşüşünü doğrudan buzlanmaya bağlıyordu;
‘Meteoroloji raporunda belirtilen buzlanmanın uçağın seyrettiği irtifalarda beklenenden daha fazla kuvvetli olması ile uçakta mevcut buz önleyici sistemlerin pilotlarca zamanında devreye sokulmaması en kuvvetli ihtimal olmakla birlikte… Devreye sokulmuş olması halinde ise arıza yapmış olabileceği, arızanın teşhisi ile manuel sistemin devreye sokulması için yeterli zamanın bulunmadığı veya devreye sokulan sistemlerin yetersi kalması nedeniyle uçakta meydana gelen buzlanma…’[7]
Kazadan üç yıl sonra..
İstanbul Üniversitesi Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi’nden teşkil edilen üç kişilik bilirkişi heyeti ise, buzlanma raporunu vermiş olan Kara Kuvvetleri Komutanlığı Kaza Kırım ve Uçuş Emniyeti Kurulu gibi düşünmeyecek, ‘sabotaj ihtimali yüksektir’ diyecekti:
‘Motor arızası ve sonuç olarak uçağın düşmesinde buzlanmanın etkili olduğunu gösteren yeterli delil ve tatminkar delil yoktur; pilotaj ve bakın hata ve kusuru bulunduğuna dair delil/ler mevcut değildir; uçağın düşmesine yol açan motor arızasında davalı firmanın dizayn ve yapım hatası bulunduğuna dair delil mevcut değildir; …sabotaj ihtimali gözden ırak tutulmamalıdır.’[8]
Eşref Bitlis Kimdi?
1952 yılında Kara Harp Okulu’ndan teğmen rütbesi ile mezun oldu.
1966’da Kara Harp Akademisi’nden, 1969 yılında Türk Silahlı Kuvvetler Akademisi’ni bitirdi.
1974’te Kıbrıs Harekâtı sırasında Albay rütbesiyle Kıbrıs Türk Alayı Komutanlığına atandı.
1978’de, tuğgeneralliğe yükseldi ve Bolu Komando Tugay Komutanlığına getirildi.
1982’de, tümgeneral, ardından Kıbrıs 28’nci Tümen Komutanı oldu.
1986’da, korgeneralliğe terfi etti. 1988’de Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanı oldu. 1990’da, orgeneralliğe yükseldi ve Jandarma Genel Komutanlığına atandı.
7 Şubat 1993’te, Diyarbakır’a gitmek üzere bindiği uçağın kaza kırıma uğraması sonucu hayatını kaybetti.
Eşref Bitlis, yiğit bir komutandı…
Kazadan dört ay önce Şemdinli Alan Karakolu’na gelmiş, konuşmuştuk.
Medyada yer alan ‘Bitlis Paşa ABD’nin PKK’ya yardım ettiğini biliyordu’ gibisinden tüm haberleri bir kenara koyunuz, ben açıklamıştım; Irak kuzeyindeki güvenli bölgede ABD’nin nasıl terörist yetiştirmiş olduğunu, sayılarının yirmi bini aştığını ve Cizre-Şemdinli hattının güneyinde olduklarını ve bu teröristlerin Türkiye’ye geçeceğini, köy karakol demeden saldırı yapacağını…
Can kulağıyla dinlemişti beni, tehlikeyi görmüştü; Irak kaynaklı bu terör grubunun ülkeye girmesi halinde Türkiye’nin bir kan ve ateş gölüne dönüşebileceğini biliyordu.
Ekim 92 harekatı böyle şekillenmiş, bu almış olduğu son ve sağlam bilgiler temelinde düşünülmüş, planlanmıştı.
Amacı; Türkiye’nin zarar görmesini engellemek, bu ateşi Irak’ta söndürmek idi.
Bitlis Paşa yaşasaydı, yarım kalmış Kuzey Irak harekatı tamamlanacak ve beklenen hedeflerine ulaşacaktı ama olmadı…
Peki sonrasında ne oldu, derseniz..

Özal, Pkk ile Ateşkese Gidiyor..
17 Şubat’ta, Bitlis Paşa’nın bir kazayla aramızdan ayrılışından sadece bir ay üç gün sonra…
20 Mart 1993’te, Lübnan Bekaa Vadisi’nde Abdullah Öcalan; Celal Talabani, Kemal Burkay ve Ahmet Türk ile bir araya gelerek -tıpkı bugünlerde yaşadığımıza benzer şekilde- sözde bir “ateşkes” ilan etti.
Bu ateşkes dalgası medyanın gündemine ilk olarak Cengiz Çandar tarafından taşınmıştı. Çandar’ın ateşkesten tam bir hafta önce yaptığı açıklamalar sanki bir kehanet gibiydi; adeta olacakları önceden görmüştü
.Aynı Çandar, 2001 yılında Bülent Ecevit için de ‘O baştayken ABD Irak’a harekât yapamaz’ diyecek ve gerçekten de ABD’nin Saddam’ı devirme harekâtı, Ecevit başbakanlıktan gittikten tam beş ay sonra, 20 Mart 2003’te başlatılacaktı. Yani kehaneti yine doğru çıkacaktı…
Çandar, Türk basın tarihine “93 Mart Ateşkesi” olarak geçen bu olayı, ‘Apo’dan Özal ve Demirel’e mesaj’ başlığıyla kamuoyuna ilan etti. Gazeteler bu haberi ‘Apo silah bırakıyor’ manşetleriyle okurlarına duyurdu.
Çandar yazısında; PKK’nın artık silahlı mücadeleden vazgeçtiğini, Öcalan’ın Kürtleri siyasi mücadeleye çağırdığını ve “Bağımsız Kürt Devleti” tezinin tamamen terk edildiğini iddia ediyordu.
Haberlerin detayında, Öcalan’ın bu kararının Celal Talabani aracılığıyla Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Başbakan Süleyman Demirel ve Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin’e çoktan iletildiği de vurgulanıyordu.
Çandar, Öcalan’ın Nevruz öncesinde büyük bir basın toplantısı düzenleyerek bu kararlarını dünyaya açıklayacağını, hatta Türkiye’den bazı gazetecileri de bu toplantıya davet edeceğini yazarak bir nevi ön ayak oluyordu.
Haberin özeti netti:
‘PKK lideri Abdullah Öcalan; Türkiye’deki başta Kürt sorunu ve terör olmak üzere önümüzdeki dönemde tüm gelişmeleri derinden etkileyecek bomba açıklamalara hazırlanıyor. Öğrenildiğine göre Öcalan, Nevruz öncesinde yapmayı tasarladığı açıklamada ‘terörü kınayacak’; taraftarlarına ‘silahlı mücadelenin terk edilmesi, Türkiye’deki demokratik düzenden yararlanarak Kürt sorununa barışçı çözüm yolu aranması ve Nevruz’un silahlı eyleme başvurulmadan barış içinde kutlanması’ çağrısında bulunacak. Öcalan bu arada ’Bağımsız Kürt devleti kurulması’ tezinden de vazgeçildiğini belirterek, askerî yöntemlerin yerine Türkiye’deki demokratik çerçeve içinde siyasi mücadele yoluyla, Kürt meselesinin ayrılıkçılık olmaksızın çözülmesini önerecek.’
Sadece bir gün sonra…
Çandar’ın bu çarpıcı haberinin yankıları henüz dinmemişken, bu kez Hasan Cemal imzası taşıyan bir başka haber yayımlandı. Haber, Talabani’nin bir mektupla Öcalan’ın ‘silah bırakıyorum’ mesajını bizzat Cumhurbaşkanı Özal, Başbakan Demirel ve Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin’e resmen ilettiğini duyuruyordu.
Her şey Çandar’ın o adeta önceden kurgulanmış kehanet haberiyle gelişti.
Dört gün sonra Öcalan, 17 Mart 1993 günü Beyrut’a bir buçuk saat mesafedeki Bekaa Vadisi’nin Bar Elias (Barelias) kasabasında Celal Talabani ile birlikte kameraların karşısına geçip sözde “Ateşkes” ilan etti.
Yine Çandar’ın öngördüğü gibi, 20 Mart Nevruz günü Bekaa’da yeniden konuşan Öcalan şu ifadeleri kullanıyordu:
‘20 Mart’tan 15 Nisan’a kadar ateş etmeyeceğiz. Ancak meşru müdafaa durumunda karşılık vereceğiz. Böylelikle uluslararası kamuoyunun, Türkiye ve Kürdistan kamuoyunun bir barışa imkân bulunması dileğine de karşılık vermeye çalışıyoruz.’
Peki, gerçekten bu, barışa ve demokratik çözüme giden samimi bir başlangıç mıydı?
Gelin, dönemin Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) kayıtlarına bakalım:
‘PKK lideri Abdullah Öcalan, Celal Talabani’nin önerdiği tek taraflı ateşkesi kabul ederek 20.03.1993 tarihinde tek taraflı sözde ateşkes ilan ettiğini açıklamıştır. Bunu yaparken terörist faaliyetlerle ulaşamadığı hedeflerine legal yollardan ulaşmayı, terörist imajı konusunda kamuoyunu yanıltmayı, dağılan elemanlarını yeniden toparlamayı amaçlamıştır. Ancak, sözde ateşkesi sadece taktik olarak benimsemiştir. Hiçbir şart altında silahlı faaliyetten vazgeçmek istememiştir.’
Bunun sahadaki anlamı şuydu: Bitlis Paşa’nın örgütü bitirecek o büyük Kuzey Irak harekâtından böylece vazgeçilmiş, operasyonlar büyük ölçüde durdurulmuştu. Güya barış ve kardeşlik gelecek, terör bu kez kesin bitecekti…
Ama bakın ne oldu?
Sözde ateşkesle zaman kazanıp dağda yeniden toparlanan terör örgütü, 24 Mayıs 1993’te Elazığ-Bingöl karayolunu keserek silahsız ve korumasız 33 askerimizi, 2 öğretmeni ve 2 sivil vatandaşımızı vahşice kurşuna dizdi.
Bingöl’deki bu kanlı katliamın arkasındaki isim Şemdin Sakık’tı.
Ne yazık ki Türkiye, bu hain eylemin arkasındaki derin tasarımı yine göremedi. Bu sıradan bir taktik eylem değil, tamamen stratejik bir hamleydi. Eşref Paşa’nın kış boyu dağda nefes aldırmayarak dağılma noktasına getirdiği terör örgütü, “Özal ateşkesi” ve dış desteklerle yeniden palazlanmış; normal şartlarda Irak’ın kuzeyinde kalması gereken çatışma iklimini Bingöl katliamıyla doğrudan Türkiye’nin kalbine taşımıştı.
Artık Türkiye cayır cayır yanıyordu…
Genelkurmay Başkanlığı’nın, daha önce vurguladığım gibi teröre karşı mücadelede verdiğimiz can kayıplarıyla ilgili olarak yaptığı açıklamaya lütfen dikkatlice bakınız:
‘1992 yılında zayiatımız 496 şehit, 955 yaralı, toplam bin 451.
93 yılına baktığımız zaman 538 şehit, 996 yaralı, toplam bin 534.
1994 yılına baktığımız zaman 867 şehit, 2 bin 60 yaralı, toplam 2 bin 927 (Bu yaralılardan bir kısmı tedavi edilmek suretiyle tekrar hayata döndü).
1995 yılında 615 şehit, bin 342 yaralı, toplam bin 957 zayiat var. Bu rakamlar gerçekten çok ürperticiydi.’
Bu belge; Türkiye’de siyasetin aldığı yanlış ve öngörüsüz kararlar neticesinde sahada uğranılan o ağır, telafi edilemez kayıpları deşifre eden ve yakın tarihimize not düşülmüş ilk yazılı resmî çıkıştır.
Anlatmaya çalıştığım yıkım bununla da bitmedi, ardından toplumsal fay hatları tetiklendi…
2 Temmuz 1993’te, Sivas’ta Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında meydana gelen provokatif olaylarda Madımak Oteli, gözü dönmüş bir kalabalık tarafından ateşe verildi; aralarında değerli yazar ve sanatçılarımızın da bulunduğu 35 insanımız yanarak can verdi.
Sadece üç gün sonra, 5 Temmuz 1993’te bu kez Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar Köyü PKK’lı teröristler tarafından basıldı; 28 sivil vatandaşımız kurşuna dizildi, köy ateşe verilerek 5 insanımız da evlerinde diri diri yakıldı.
2 Temmuz’da Alevi kardeşlerimiz, 5 Temmuz’da ise Sünni kardeşlerimiz doğrudan hedef alınmıştı.
Peki, neden yapılmıştı bu canice katliamlar? Bu vahşetleri tezgahlayanların ardında hangi kirli siyaset, hangi küresel savaş stratejisi gizliydi?
Olayları alt alta koyup büyük resme baktığımızda şu sonuçlara ulaşıyoruz:
1991 Körfez Savaşı’yla birlikte, vaktiyle siyasetçilerin ‘üç beş çapulcu’ diyerek küçümsediği terör örgütü, kısa sürede sayısı yirmi bini aşan ağır silahlı bir güce dönüştürüldü.
Terör üzerinden tırmandırılan bu iç çatışmalar vasıtasıyla, Avrupa ve dünya siyasi arenasında “Türkiye’de bir Kürt sorunu var” algısı kurumsallaştırıldı.
İş bununla da sınırlı kalmadı; bir zamanlar Ankara koridorlarında ‘postal öpücü’ diye hitap edilen Barzani, terör örgütünün sahadaki bu dönüşümüne paralel olarak, Irak’ın kuzeyinde çekiç güç himayesinde oluşturulan özerk yönetimin meşru lideri ilan edildi.
İşin toplumsal ve mezhepsel boyutuna gelince…
Körfez Savaşı sırasında izlenen o teslimiyetçi ve öngörüsüz siyasetle, önce ‘Türk-Kürt’ ekseni üzerinden etnik fay hatları derinleştirildi. Ardından Madımak katliamıyla Alevi kimliği, Başbağlar vahşetiyle de Sünni kimliği doğrudan kışkırtıldı.
Sonrasında da hız kesmeden devam eden bu sinsi akılla, bir ve bütün olan Türk Milleti, ‘Alevi-Sünni’ ayrımı üzerinden birbirine düşürülmek istendi.

Binbaşı Ersever İstifa Ediyor
Özal’ın, 20 Mart’taki sözde ateşkesinden üç gün önce..
Binbaşı Cem Ersever istifa etti; 17 Mart 1993.
Konuyu açalım..
Binbaşı Ersever’in istifasıyla Özal’ın sözde ateşkesi arasında doğrudan bir bağ vardır; Ersever, sözde ateşkese tepki olarak istifa etmişti, bunu hiç gizlemedi:
‘Ben A. Cem Ersever, PKK’yla mücadele atılan adımların yanlış olduğunu, mücadelenin ehil ellerce yürütülmesi gerektiğini, TC’nin PKK sorununa karşı bir stratejisinin olmadığına inandığımı ve 1992 yılında zevahiri kurtarmak gerekçesiyle bilgisizce yapılan Kuzey Irak harekatının devleti bir açmaza soktuğunu… PKK’ya siyasi kazanımlar getireceğini, güçlenmesini sağlayacağını, siyasi işportacı Celal Talabani isimli şahsın Türkiye’de sadece PKK’nın askeri gücünü ele geçirmek maksadıyla tezgahlar peşinde olduğunu beyan ederek, 1993 yılı Mart ayında Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Grup Komutanlığı görevinden kendi isteğimle ve bazı arkadaşlarımla birlikte emekli oldum.’[9]
Binbaşı Cem Ersever kurgulanmakta olan tuzağı görmüştü;
’Bu bölgede (Kuzey Irak) emperyalizmin denetiminde bir Kürt devleti kurulmak isteniyor. Apo, önderlik sorununa ilişkin kitabında, bütün Kürdistan’ı parçalara ayırmıştır. Bu parçalardan Türkiye Kürdistan’ının tüm Kürdistan’a önderlik edeceğini yazmıştır. Şimdi parçada önderlik değişti. İpleri elinde tutan emperyalistler, şimdi Kuzey Irak’ta kendi denetimlerinde bağımsız bir Kürt devleti kuracaklardır. Daha sonra, Türkiye, İran ve zamanla Suriye’de çıkan kargaşalıklara bu Kürt devleti, ‘size yardımcı olayım’ diyecektir. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuzey Irak’la ilişkisi PKK temelinde şekillenmiştir. Bu yanlıştır. Sonuçta işte Talabani gibi siyasi bir fahişe çıkar, PKK’yı koz olarak kullanır.[10]
Ersever, karanlık yıllar denilerek sürekli gündemde tutularak akıl karıştıran o yılları açıklayacaktı:
‘1984 yılından beri yapılan yanlışlar, ihanetler ve uygulamalar konusunda Türk kamuoyunun aydınlatılması gerektiğine inanıyorum ve Türk basınıyla kamuoyunun önünde Celal Talabani’nin ihanetleri, PKK ilişkileri, Güneydoğu’da gerçek durum, köy korucuları, itirafçılar, faili meçhul cinayetler hakkında ve bazı siyasilerin örgütsel konumları hakkında açıklamalarda bulunacağım.’[11]
Açıklamaya ömrü yetmedi, öldürüldü.
Ahmet Cem Ersever kimdi?
1972 yılında Kara Harp Okulu’ndan mezun oldu.
1975’te, Silopi İlçe Jandarma Komutanlığı’na atandı.
23 Aralık 1976’da, ilçedeki jandarma lojmanlarına kimliği meçhul kişilerle ateş açıldı; sanıkları yakalandı. Ertesi gün, Bölük Komutanı Üsteğmen Ersever’in 40-50 kişilik bir grup tarafından yolu kesilerek saldırıya uğradı. Saldırganlar ele geçirildi ancak dönemin siyasilerinin baskısıyla görev yeri değiştirilerek, açığa alındı.
Yüzbaşı rütbesinde iken, İzmir’den Hatay’a kadar uzanan geniş bir bölgede kaçakçılık olaylarını tetkik ve tahkik yapmakla görevlendirildi[12].
1980’de, Trabzon/Of İlçe Jandarma Komutanlığına atandı; sonrasında Adıyaman, Siirt ve Diyarbakır’da jandarma teşkilatının istihbarat birimlerinde görev aldı.
1980’den 1993’e, Güneydoğu’da teröre karşı mücadele için kurulan istihbarat birimlerinin en önemli isimlerinden biriydi.
5 Kasım 1993’te, bir suikast sonucu öldürüldü.
Binbaşı Ahmet Cem Ersever’in cesedi Ankara-Elmadağ çıkışındaki kireç fabrikası arazisinde bulundu, öldürülmüştü; elleri arkadan bağlı, ağzı bantlı, kafasına bitişik atışla iki kurşun sıkılmıştı.
Ölümünden bir hafta önce Binbaşı Cem Ersever, 25 Ekim 1993’te, Genelkurmay Başkanlığı tarafından açılan davanın duruşması için İstanbul’dan Ankara’ya gelmişti. Kendisini getiren araç, Kemal Sadık Uzuner’in evine bırakmıştı[13].
Bir daha haber alınamadı; 5 Kasım’da başına sıkılmış iki kurşunla cesedi bulundu.
Cem Ersever cinayetini hem polis hem de jandarma soruşturdu ama bir sonuç çıkmadı. Binbaşı Ersever’in katil/leri bulunmadı hala da bulunamadı. Çok yazıldı çizildi onun hakkında. Bu yazılanlar ve çizilenlerden size iyi haber veren olmadı hiç, bunu biliyoruz.
Oysa o bir Türk subayıydı, istihbarat görevlisiydi ve Cem Ersever bunu söylemişti:
‘Jitem’in patronu bendim. Ayrılana kadar da bu böyle devam etti’.
Yetkililer hiç mi Cem Ersever’in açıklamalarını dinlemediler, Ersever söylüyor işte gerçeği;
‘Güneydoğu’da 1981-1992 arasında on iki yıl çalıştım. 1992’de Ankara’ya Grup İstihbarat Şefi olarak döndüm.’[14]
Jitem bir mafya, bir terör örgütü değildi; devletin resmi bir istihbarat kuruluşu idi. Ama bu medya öylesi bir kara propaganda yaptı ki, Jitem’i hep cinayetle, ölüm kuyusuyla, yer altındaki kemiklerle yan yana getirdi, gerçeği bilmeyen insanımız doğal olarak Jitem’i hep bir çete olarak algıladı.
Oysaki gerçek bu da değildi…
Jitem’de suç işlemiş kişi yok muydu; iddialar ortadaydı, adam gibi soruşturma yapılıp kim suç işlemişse açığa çıkarabilirdi ama yapmadılar. Olayları hep karanlıkta bıraktılar ve bu karanlığın bütün yükünü devletin bir kuruluşunun üzerine attılar, böylece Türk Ordusunu da karalayabilmek için kendilerine fırsat yarattılar.
Bunda komuta kademesinde görev yapanların da ihmali olabilir; daha başta ortaya çıkıp ‘Jitem vardır, devletin bir istihbarat kuruluşudur, varsa suç iddianız, çıkın ortaya, çözülsün bu iş’ denmiş olsaydı, belki de iş bu noktaya varmayacaktı.…
Bu ülkede birden çok faili meçhul cinayet işlendi, biliyoruz. Ama Binbaşı Ersever’e çok haksızlık yapıldı; adı hep kirli işlere bulaştırılmak istendi, adı hep çete, mafya, terör, faili meçhul cinayetler gibi karanlık işlerle yan yana getirildi.
Ersever hiç mi suç işlememişti?
Bunu bilmiyoruz ama bildiğimiz bir gerçek vardır; Ersever, Çekiç Güç’ün Sevr’de geçen Kürdistan’ı kurmak için hareket ettiğini, PKK’yı desteklediğini, Barzani-Talabani’nin işbirlikçi olduğunu, Doğu’da insanlarımızın terörist olmadığını, terörü yaratanların bir grup çete olduğunu ve bunları da açıklayacağını söylemişti ama ömrü yetmedi, öldürdüler.
Yetkili makamlar Binbaşı Ersever gerçeğini görmek istemedi; kendi yalnız kaldı, ölüm dosyası da faili meçhul olarak rafa kaldırıldı…
Ersever’den Geride Kalan
Bu iki cinayet ve bir kaza -Mumcu, Bitlis, Ersever- üzerinden 30 yılı aşkın bir süre geçti…
Binbaşı Ahmet Cem Ersever’den geride kalan şu sorularla devam edelim:
‘Farz edelim ki, basının bahsettiği gibi A.Öcalan, kayıtsız şartsız silahlı mücadeleden vazgeçti. Her biri onlarca kişinin katili olan ve sayısız katliamlar gerçekleştiren on bine yakın militanını ne yapacak? Bunlar, döktükleri Mehmetçik, polis, öğretmen, genç-ihtiyar, kadın-çocuk kanlarının hesabını vermeyecekler mi?
Ya da bu kanların hesabı kimden sorulacak?
Halkın dişinden, tırnağından arttırarak ödediği vergilerle bir araya getirilen yüzlerce araç-gereç, bina tesis yakılıp yıkılmıştır. Bunların hesabı kimden sorulacak?
Ya da birtakım tavizler verilerek Apo’nun ateşkes çağrısı kabul edilirse, on yıldır yağmur- kar demeden canlarını dişlerine takarak eşkıya ile mücadele eden ve bu uğurda şehit olan binlerce vatan evladının geride bıraktıkları demeyecekler mi; ‘Madem bu toprak parçalarını Apo’ya peşkeş çekecektiniz, neden çocuklarımızı öldürttünüz?’
Halen hayatta olanlar sormayacaklar mı; ‘Madem bu noktada Apo ile birleşecektiniz, neden Doğu’da Güneydoğu’da yıllarımızı heba ettiniz? Neden bizi piyon olarak kullandınız?’ Kürt’üyle Türk’üyle bu topraklarda yaşayan insanların bir sürü olmadıkları, içinden bazılarının çıkıp bu rezaletin hesabını sormayacaklarını kim garanti edebilir?
Apo’nun, okulundan, işinden, yerinden, yurdundan ettiği, sorgusuz sualsiz kurşuna dizdiği, ölüme gönderdiği insan ve yakınları, Türkiye Cumhuriyeti’nden olmasa bile Apo’dan hesap sormayacaklar mı? Onlar da demeyecekler mi ki; Madem T.C. ile birleşecektin, neden bizi bu kan deryasının içine ittin?
Kürt’üyle, Türk’üyle, askeriyle-militanıyla, korucusuyla sade vatandaşıyla binlerce kişinin kanına giren Apo’ya, bu insanlar ve yakınları hesap sormayacak mı? Salt bu yüzden de olsa Apo, cesaret edip elindeki silahı bırakabilir mi?
Toplumun kaderini belirleyen makamların sahipleri ve aydınlarımız değerlendirme ve yorum yaparken bunları düşünmek zorundadırlar. Suçlu, nedamet duyup suçunun kefaretini ödediği takdirde elbette ki toplumun bağrına dönebilir. Ancak, bunun ötesinde ve dışında bir çözümü Türk halkına dayatmak kabul edilemez.’’[15]
Bugün bu can yakıcı sorular, Türkiye’nin karşısında hâlâ tüm canlılığıyla durmaktadır.
Körfez kriziyle tetiklenen ve ardı ardına akıl almaz olaylara sahne olan Türkiye, bu kez yeni yüzyılda, yepyeni sorunlara çözüm arayışının sahnesi olacaktır.
[1] Ahmet Cem Ersever, ‘Üçgendeki Tezgah’, s. 159, Milenyum Yayınları, 2007.
[2]Uğur Mumcu, Cumhuriyet, 10 Temmuz 1992.
[3] Erdal Sarızeybek, Şemdinli’de Sınırı Aşmak, Pozitif Yayınları, 2005.
[4] Ersever, ‘Üçgendeki Tezgah’, s. 189.
[5] Uğur Mumcu, Cumhuriyet, 1 Nisan 1991.
[6] Uğur Mumcu, Cumhuriyet, 12 Ağustos 1992.
[7] A. Akfırat, ‘Eşref Bitlis Suikastı’, s. 192, Kaynak Yayınları, 2008.
[8] Akfırat, ‘Eşref Bitlis Suikastı’, s. 205.
[9] Soner Yalçın, ‘Binbaşı Ersever’in İtirafları’, 45, Doğan Kitap, 2008.
[10]Age, s. 75.
[11] Age, s. 46.
[12] Çetin Agaşe, ‘Jitem Gerçeği’, s. 38,
[13] Tutkun Akbaş, ‘Cem Ersever’in Son 90 Günü’, s. 28, Dama Yayınları, 2009.
[14] Age, s. 52.
[15]. Ahmet Cem Ersever, ‘Üçgendeki Tezgah’, s.202, Milenyum Yayınları, 2007.