Yüzyılın Açılımı ‘Herzl’

Gerçekten de..
Türkiye gibi, küresel ölçekte kurgulanmış denklemlerin merkezinde olunca insan aklı, haklı olarak sorunun kaynağında olduğu düşünülen İsrail’in teolojik düşüncesindeki stratejinin ne olduğunu anlamaya yöneliyor.
Bu da doğal olarak bizi Balfour adıyla tarihe yazılmış bir mektubun açılımıyla yüz yüze getiriyor.
Bahsedilen, İngiliz Dışişleri Bakanı James Balfour’un, 1917, Siyonist hareketin lideri Rotschild’e yazdığı mektuptur. Bugün karşımızda duran İsrail’in yol haritası işte bu mektupla çizilmişti:
‘Sevgili Lord Rotschild,
Yahudi Siyonist beklentilere uyum gösteren aşağıdaki bildirinin Majeste’nin hükümeti tarafından bakanlar kuruluna sunulduğunu ve kabul edildiğini bildirmekten zevk duyarım.
Majestelerinin hükümeti Filistin’de Yahudi halk için ulusal bir yurt kurulmasının lehindedir ve bu amaca ulaşılabilmesi için gerekenleri elinden gönderildiğince yapacaktır.
Filistin’de bulunan Yahudi olmayan toplumların medeni ve dinsel haklarına yönelik tarafgirliğe ve herhangi bir ülkedeki Yahudilerin sahip olduğu haklara ve siyasal konuma halel getirilmesine meydan verilmeyeceğinin bilinmesi gerekir.
Bu bildiriyi Siyonist Federasyona iletirseniz size müteşekkir olurum. Saygılarımla. Arthur James Balfour.’[1]
Mektup budur.
İçeriğine bakıldığında, masumane, temel hak ve özgürlükleri önceleyen bir dille yazılmış olduğu açık.
İfadeler anlamlı; Yahudi halkı için ulusal yurt ve Filistin halkı için güvence. Görünüm böyle olsa da yaşadığımız gerçek bu değil…
İşin aslı, bu çıkışın arka planında uyutulmuş teo-politik bir süreç yatıyor.
Filistin topraklarının paylaşımını öngören mesele, İsviçre’nin Basel kentinde, 1897 Dünya Siyonist Kongresi’nde görüşülmüştü. Fikir babası Theodor Herzl’di…
Bakınız, Herzl nasıl bir Yahudi devleti tasarlamış:
“…Filistin, bizim her zaman hatırlayacağımız tarihi evimiz. Filistin ismi halkımıza olağanüstü bir kuvvetle çekici görünebilir. Eğer Sultan Hazretleri bize Filistin’i verseydi, biz Türkiye’nin maliyesini yeni baştan düzenleme görevini üstlenebilirdik.
Biz Türkiye’de Asya’dan gelen barbarlığa karşı koyan bir sınır karakolu, bir kale oluşturabilirdik. Biz varlığımızın garantisini verebilecek bütün bir Avrupa’yla ilişki halinde olacak tarafsız bir devlet olarak kalmalıyız.
Hıristiyanlığın kutsalları, uluslar yasası diye çok bilinen bir statü gibi onlara özel topraklar statü verilmesiyle korunabilir. Bu kutsalların onurunun korunmasını düzenlemeliyiz; varlığımızla bu görevin yerine getirilmesi için sorumluluk almalıyız.”[2]
Herzl’in burada “Eğer Sultan Hazretleri izin verseydi” diyerek konu ettiği kişi II. Abdülhamid’dir. Arabulucu ise Polonyalı soylu Kont Philippe de Newlinski’dir; Sultan’ın Avrupa hafiyesi.
Newlinski, 23 Mart 1897 tarihli raporunda “Osmanlı Hükümeti’nin maliyesinin ancak Museviler tarafından ıslah edilebileceğini, bunun karşılığında Filistin’in bir kısmında Yahudilere toprak verilebileceğini” ileri sürmüşse de günün koşullarında “toprağa karşılık para” denklemiyle sorun çözülemedi. Tıpkı bugün milyonlarca sığınmacıya parayla Türk kimliği satılarak sorunun çözülememesi gibi…
Sultan’ın “Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem…” ifadesiyle vücut bulan kararıyla Filistin’de Yahudi bir devlete Osmanlı kapısı kapatıldı.
Ancak öncesi de vardı…
Bu mesele Siyon âşıklarına kadar uzanıyor, nihayetinde kutsal kitap ayetleriyle motiflenerek bugün teo-stratejik bir siyasi projeyle karşımıza çıkıyordu.
Bu yönüyle Balfour aklının çok ötesinde konumlanmış Herzl’in, Yahudi devletinin kuruluş kodlarını Asya’dan gelen barbarlığa karşı bir kale ve Hıristiyan kutsallarıyla örülmüş bir Haçlı sığınağı varsayımına dayandırmış olması, konumuz açısından bize yol gösterici oluyor.
Bu önemlidir.
Balfour’da mesele, “Herkesin mutlu mesut birlikte yaşayabileceği, Yahudi halkı için Filistin’de bir toprak” şeklinde mütevazı bir kılıfla masaya serilirken Herzl’in tasarımında örtülü ve teolojik mesajların varlığı gizlenemiyor.
“Asya’dan gelen barbarlığı durdurmak” ve “Müslüman coğrafyada Haçlı Kalesi olmak” gibi teo-stratejik vurgular, İngiliz çıkışının daha en başta masum olmadığını işaret ediyor. Türkiye açısından ise yalnızca bu bile İngiliz aklının son yüzyıldaki açılımının sorgulanmasını hak ediyor.
Öte yanda…
İngiltere’nin Müslüman coğrafyanın tam kalbinde Yahudi bir devlet planı, içinde barındırdığı teo-stratejik vurgularla bugün dahi çözülmesi gereken iki düğümü karşımıza çıkarıyor:
Bu iş nasıl olacaktı ve kimden kime karşı?
Belki bugün yaşadıklarımızın altında bu yatıyor; düğüm çözülemiyor, asıl yüzler örtülerek suni gündemlerin baskısı altındaki akıl karışıyor ve sorun kaynağında çözülemediği için hep aynı şeyler farklı kılıklarla yeniden karşımıza çıkarılıyor. Oysa sorun yerinde duruyor ve şimdilik uykuda görünüyor.
Eğer ki bu Balfour/Herzl çıkışının bilinçaltında bir güç gösterisi yatıyorsa, Türkiye açısından bu bir sorun olmayabilir; Malazgirt’te bu “güçlü Haçlı Kalesi”nin dayanağı olan Bizans yenilmiş, Konstantinopolis’te ise bu kale yıkılmıştı. Böyle bakıldığında, güç konusunda Anadolu’nun hiçbir endişe taşımadığı kesindir.
Ama yok, eğer ki bilinçaltında yatan mesele bölge coğrafyasında topyekün Haçlı hakimiyetini kurmak ise işin rengini değişiyor; aklımıza din adına yapılmış kutsal savaşlar geliyor, biz unutmuş gibi görünüyor olsak da tasarımın fikir babası Herz, yazdığı kitabın neredeyse her satırında zaten bunu bize hatırlatıyor:
, “…Farz edelim, mesela, bir ülkeyi yırtıcı hayvanlardan temizlememiz gerekiyor. Kolları sıvayıp beşinci yüzyıldaki Avrupalıların yaptığı gibi işe başlamamalıyız. Oku, mızrağı kuşanıp tek başımıza ayı avına çıkmamalıyız. Büyük ve etkin bir av partisi düzenleyip hayvanları toplu bir şekilde kovalamalıyız ve parçalayıcılarıyla gününde olan bombamızı tam ortalarına atmalıyız[3].”
Durum bu.
İsrail’in arka penceresi böyle açıldığında, bugün Ortadoğu’yu ve yaşananları anlayabiliyoruz.
Bu bize, yalnızca Filistin’de değil, Lübnan üzerinden Suriye’yi, Irak’ın kuzeyinden batıya doğru Akdeniz’i ve İran’ı da kapsayan geniş bir coğrafyada İsrail’in gerçekleştirdiği saldırıların, vahşet ve şiddetin arka planında “Malazgirt’e karşı Haçlı Seferleri” zihniyetinin bulunduğunu açıklayabiliyor.
Hâl ve gidiş böyle bir seyir izlediğinde…
Bugün soruna siyasi çözüm arayan Türkiye’nin karşısına, İsrail’le bitişik konumlanmış terörün yalnızca bu iki taraf arasındaki bir mesele olmadığı, aynı zamanda Haçlı arkasına gizlenmiş tüm aktörlerle de bağlantılı olabileceği ihtimali, öngörülmesi gereken bir sonuç olarak çıkıyor.
Perdeyi biraz daha açalım…

Tarihsel Arka Plan; Siyon Aşıkları
Herzl’den öncesi de var demiştim, doğrudur; 1876, ‘Siyon Aşıkları’ adıyla kurulmuş bir teşkilat var. Odessa’da ‘Siyon’u Sevenler Derneği’ var.
Bu örgütler üzerinden, 1882, Filistin’de temeli atılmış ilk Yahudi yerleşimleri var; ‘Siyon’da İlkler’ anlamına gelen ‘Rişon LeTsiyon’… Ve tüm bunlara politik finans desteği sağlayan ünlü Yahudi milyarderi Rothshildler var.
Buna karşılık…
Düşününüz daha o yıllarda yapılmış bir araştırma, Kudüs Sancağında 25.000 Musevi’ye karşılık 457.592 Filistinli varlığının gücünü işaret ediyor.
Bu bize, Filistin’de Yahudi devlet tasarımının hedefine ulaşabilmek için hangi yollara başvurabileceğini işaret ediyor; Amerikalının BOP’ta dediği gibi etnik temizlik…
Tam da bu noktada Herzl’in tasarımında geçen ‘Haçlı’ya kutsal sığınak’ mesajı doğasından öte bir önem kazanıyor.
Bu yol dinler tarihinde öylesi derin bir kavşakta buluşuyor ki buradan dönüp üç bin yıl öncesi Filistin diyarında konar göçer İsrailoğullarına ulaşabiliyor; bu da bizi Kenan diyarında yaşanan katliamların ardında yatan teo-stratejiyi araştırmaya sevk ediyor. Bu meseleye ışık tutabilmek için öylesi derine inmek gerekmese de birkaç söz etmeden geçilemiyor…
Bu anlatılar Tevrat’ta geçer..
Yahudiler dünyaya yayıldılar, gittikleri toplumlarla görünüşte de olsa kaynaştılar, zenginleştiler, siyasi ve idari makamlar elde ettiler ve zaman içinde yeni bir güç olarak ortaya çıktılar. İçlerindeki Yahudi dindarları ile ‘kutsalı emperyal güç olarak kullanmak isteyenler’ hiçbir zaman bu topraklarla bağlarını kesmediler, Siyon’a bağlılıklarını sürdürdüler.
Bir yanda Kudüs şarkıları söylediler;
- Ey Kudüs, seni unutursam, sağ elim işlemez olsun. Seni hatırlamazsam, seni en yüksek sevincimin üstünde tutmaz isem, dilim damağıma yapışsın[4] .
Ve öte yanda Siyon’a bağlılık yemini ettiler;
- Babil ırmakları kıyısında oturup Siyon’u andıkça ağladık; Çevredeki kavaklara Lirlerimizi astık. Çünkü orada bizi tutsak edenler bizden ezgiler, bize zulmedenler bizden şenlik istiyor, ‘Siyon ezgilerinden birini okuyun bize!’ diyorlardı. Nasıl okuyabiliriz Tanrı’nın ezgisini El toprağında?[5] .
Burada anlatılan Babil, Irak’tır; ırmakları da Dicle ve Fırat’tır.
Şarkı söyleyenler Babil sürgünleridir; İbranice Galut Bavel..
“Siyon, Kudüs’e hâkim olan ve şehirle özdeşleşen kutsal bir tepenin adıdır. Kudüs’ün doğusunda yer alan Zeytindağı da tıpkı Siyon gibi hem kutsal sayılan hem de birbirine çok yakın konumda bulunan bir diğer önemli tepedir.
“Siyon, Kudüs’e hâkim olan ve şehirle özdeşleşen kutsal bir tepenin adıdır; ancak Kudüs dendiğinde akla gelen bir diğer sembol tepe de tam karşısındaki Zeytindağı’dır.
Tarihin ironisidir ki, İsrailoğullarının Babil ırmakları kıyısında ağlaşarak andığı bu kutsal coğrafya, yüzyıllar sonra Türk çocuklarının yersiz, yurtsuz ve amansızca can verdiği bir imparatorluk bataklığına dönüşecektir.
Nitekim bunu dile getiren Zeytindağı, aynı zamanda Falih Rıfkı Atay’ın Osmanlı Devleti’nin son yıllarını anlattığı kitabının da adı:”
‘Çıplak İsa, Nasıra’da bir marangoz çırağıydı; Zeytindağı’nı aşarken altında kendisine ait bir eşek vardı. Biz ise Kudüs’te kiracıydık. Halep’ten bu yana yalnız Türk parası değil, ne Türkçe ne de Türk geçiyordu. Floransa bize ne kadar yabancıysa Kudüs de o kadar yabancıydı. Sokaklarda turist gibi dolaşıyorduk… Şam’dan kalkan tren Medine’ye üç gün üç gecede gider. Medine’yi bile bırakmıyorduk. Medinesiz Türkiye? Bu emperyalizmin intiharı demekti. Ne Medinesi?.
Bir gün aşağı geçecek bir kıtayı selamlamaya inmiştik. Tren varken, Adana’dan beri yayan yürümekte idiler. Üç bin kadar zayıf, soluk ve üstü başı yıpranmış Türk çocuğu, yorgun argın önümüzden geçtiler. Biliyor musunuz nereye gidiyorlardı, Aden’e!.. İmparatorlukların sanatı sömürge ve milliyet işlemektir. Osmanlı İmparatorluğu, Trakya’dan Erzurum’a doğru, koca gövdesini yan yatırmış, memelerini sömürge ve milliyetlerin ağzına teslim etmiş, artık sütü kanı ile karışık bir sağmal idi[6]…’
İşte İngilizlerin Filistin’de Yahudi bir devlet çıkışıyla eş zamanlı Falih Rıfkı, kutsal topraklardaki Osmanlı varlığını böyle resmediyordu: ‘Trakya’dan Erzurum’a uzanan gövdesini yana yatırmış, memelerini sömürgelerin ve milliyetlerin ağzına bırakmış, sütüne kan karışmış bir sağmal’…
Burada “Trakya’dan Erzurum’a doğru” ifadesi, Türk askerlerinin geldiği coğrafyayı; “koca gövdesini yan yatırmış” sözü, bu Mehmetçikleri Anadolu’dan Yemen’e, Filistin’e ve Arabistan’a gönderen saray zihniyetini; “sütü kanla karışık sağmal” benzetmesi ise emperyal güçlere teslim olmuş Osmanlı’nın can çekişmekte olan halini anlatır.
Neyse, konumuza dönelim…
Tevrat’ı hatmetmiş bir Yahudi için ‘vaat edilmiş topraklar’ın Kudüs merkezli Nil’den Fırat’a kadar uzanan topraklar olduğunu biliyoruz. Bu Siyon’a geri dönmek ve Tanrı Tapınağı’nı yeniden inşa etmek gibi inanca dayalı bir yaklaşım, iki bin yıldan beri göçte yaşayan Yahudiler için anlaşılabilir.
Meseleye bu gözle bakıldığında ‘bu bir inanç’ deyip geçmek kolay da olabilir ancak öyle değil.
Bir inanç hayali gibi düşünülüyor olsa da, Siyonizm’in temeli Tevrat’a dayandırıldığı için teokratik bir devlet karşımıza çıkıyor. Bu da bizi tarihin her döneminde insanlığın temel hak ve özgürlüklerine karşı bir yapıyla yüz yüze bırakıyor.
Aynı topraklarda yaşanan teolojik çelişkiyi M. Kemal Öke’nin çizdiği bu resimde görebiliyoruz: Bir yanda antik çağlardan günümüze bu toprakta yaşan Filistinliler, öte yanda inanç dünyasını kullanarak kendine yurt arayan Yahudiler;
“…Siyonizm terimizin kökünü oluşturan Siyon sözcüğü Musevi tarihinin ilk çağlarından beri Kudüs ile eş anlamlı olarak kullanılagelmiştir. Bu kelimeye Filistin’deki birinci Musevi tapınağının Babilliler tarafından yıkılmasından sonra özel bir anlam verilmiş ve “Siyon”; yurtlarından kovulmuş Yahudi halkının Filistin’e dönme arzu ve özlemini benliğinde toplayan bir duygu hazinesi olmuştur. Nitekim Siyon adı ilahilerde sık sık geçer. Eski Ahit; Babil nehrinin kıyısında oturup da ağladık/Siyon’u hatırladıkça “ der …”[7]
Bu durumda haklı olarak insan aklı soruyor; bu Filistin ne olacak, Filistinlilere ne olacak, diye…
İsrail ise böyle bir halkın olmadığı görüşünde, bir devrin Başbakanı Golda Meir, 1969 yılında söylemiş:
‘Bir Filistin Halkı yoktur… Bizler gelip de onları kapıya koyduğumuz ve ülkelerini ellerinden aldığımız için değil. Onlar mevcut değildir.’[8]
Ancak İsrail böyle demekle kalmıyor, bunu hayata geçirebilmek için masaya serilmiş planları projeleri var.
Belki en önemlisi bunu gerçekleştirebilmek için kurguladığı teo-stratejik tuzaklar var; öyle ki bu ateş, Türkiye sınırlarına doğru yol almaktan kendini esirgemez oluyor…
Dolayısıyla bu mesele, kutsalları kışkırtarak siyasi, askerî ve ekonomik güce dönüştürmeyi amaçlayan küresel ve teo-stratejik bir akla dayandığından, Türkiye gibi Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkeler açısından “Tevrat tahrif edilmiş” deyip geçmek de mümkün olamıyor.
Üstelik Herzl’in Yahudi devletinin temelinde yer alan “kutsal sığınak” kavramı, günümüzde Evanjelist akımlarla yeni bir boyut kazanıyor ve bir zamanlar Kudüs’te Yahudi Tapınağı’nı yakıp yıkarak yok etmekle başlayan Haçlı-Yahudi savaşları, İsrail’in bu yeni yüzüyle İslam âlemine karşı kutsal bir ittifaka dönüşüyor.
Bugün…
Siyon/Kudüs, Yahudiler ve Haçlı âlemi için ne kadar kutsalsa Müslüman âlemi için de o derece mukaddestir.
Başta sözünü ettiğimiz kutsalları emperyal güçleri için kullanmak isteyenler, işte aynı kutsallar üzerinden sergiledikleri provokasyonlarla bunları gerçekten de güce dönüştürebiliyor, Haçlı’nın desteğini yanlarına çekebiliyor.
Bu da Orta Doğu’daki bu tablonun yakın vadede kalıcı bir barış üretmeyeceğini, bölgenin tarihsel ve ideolojik kodları analiz edildiğinde, bize açıkça gösteriyor.
Türkiye’nin içinde yer aldığı coğrafyayı istikrarsızlaştıracak bir ileri karakol olarak kurgulanan bu proje, bugün Siyonizm ve Evanjelizmin ortak teo-politik sığınağı hâline dönüşmüş ve bölgedeki şiddet sarmalını kronik biçimde beslemeye devam etmektedir.
Diyebilirsiniz ki tüm bu anlatılar niye..
1917 Balfour’la başlayan yolun Anadolu topraklarında kendine nasıl bir zemin bulabileceği sorusuna bir cevap arıyoruz..
[1] Hikmet Erdoğdu, ‘Büyük İsrail Stratejisi’, s. 75, IQ Kültür sanat Yayıncılık, 2005
[2] Theodor Herzl, Yahudi Devlet, s.43, Ataç Yayınları, 2012
[3] Herzl, Yahudi Devlet, s.40
[4] Tanah/ Mezmurlar, Bölüm 137:5-6.
[5] Mezmurlar (Zebur) Kitabı, 137: 1-4.
[6] Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı, anı, s.41. Pozitif Yayınları, 2004.
[7] M. Kemal Öke, Siyonizm ve Filistin Sorunu, s.28, Kırmızı Kedi Yayınları, 2012.
[8] Hikmet Erdoğdu, Büyük İsrail Stratejisi, s. 171, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2005.